İYUK Çerçevesinde İdari Yargılama Süreci

Vergi hukuku ve idari yargılama usülü, salt haklılığın ispatlanabilmesi ile kazanılabilen bir alan olmaktan çok uzaktırlar. İdari yargı, kendine has katı usul kuralları, kesin hak düşürücü süreleri ve davanın her aşamasında re’sen dikkate alınan şekil şartlarıyla örülü son derece teknik bir disiplindir. Vergi idaresi ile mükellefler arasında yaşanan uyuşmazlıklarda, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması kadar, davanın usul hukuku çerçevesinde doğru kurgulanması da hayati bir öneme sahiptir. Bu yazımızda, ergi davalarının yargılama sürecindeki en kritik ve teknik aşamalarını, dava dilekçelerinin tabi olduğu sıkı şekil şartlarını, mahkemelerin ilk inceleme prosedürlerini ve şirket ortaklarının sorumluluğundan mücbir sebep hallerine kadar detaylıca ele alacağız.

idari yargı

 

Vergi Davalarında “Birlikte Dava Açma”

Vergi mahkemelerinde dava açılırken mükelleflerin ve hukuki danışmanlık almayan şahısların en sık düştüğü usul tuzaklarından biri dava dilekçesinin şekil şartlarına uygun hazırlanmamasıdır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK), idari davalarda yazılılık ilkesini esas almış ve dilekçelerde bulunması gereken hususları kesin bir dille belirlemiştir.

Ticari hayatta, mükelleflere vergi incelemesi sonucunda birden fazla vergi türü (KDV, Kurumlar Vergisi vb.) ve birden fazla vergilendirme dönemi için ihbarnameler gönderilmektedir. Mükellefler, yargılama giderlerinden ve harçlardan tasarruf etmek amacıyla tüm bu vergi cezalarına karşı tek bir dilekçe ile iptal davası açma eğilimindedir anca İYUK Madde 5 uyarınca kural; her idari işlem aleyhine ayrı ayrı dava açılmasıdır. 

Madde 5 – (Değişik: 10/6/1994-4001/3 md.)

1. Her idari işlem aleyhine ayrı ayrı dava açılır. Ancak, aralarında maddi veya hukuki yönden bağlılık yada sebep-sonuç ilişkisi bulunan birden fazla işleme karşı bir dilekçe ile de dava açılabilir.

2. Birden fazla şahsın müşterek dilekçe ile dava açabilmesi için davacıların hak veya menfaatlerinde iştirak bulunması ve davaya yol açan maddi olay veya hukuki sebeplerin aynı olması gerekir.

Aynı dilekçe ile dava açılabilecek haller:

Birden fazla işleme karşı tek bir dilekçe ile dava açılabilmesi için çok katı bir istisnai şartın gerçekleşmesi gerekir: İşlemler arasında “maddi veya hukuki yönden bağlılık ya da sebep-sonuç ilişkisi” bulunmalıdır. Aynı şekilde, birden fazla şahsın (örneğin bir şirketin birden fazla ortağının) ortak (müşterek) dilekçe ile dava açabilmesi için hak veya menfaatlerinde iştirak bulunması ve davaya yol açan hukuki sebeplerin aynı olması şarttır.

Yedi Aşamalı İnceleme Prosedürü

Vergi Mahkemesine sunduğunuz dava dilekçesi, doğrudan uyuşmazlığın esasına (vergi cezasının haklı olup olmadığına) geçilerek incelenmez. İYUK Madde 14 gereğince, dava dilekçeleri mahkeme başkanı veya görevlendireceği bir hakim tarafından öncelikle yedi aşamalı sıkı bir “İlk İnceleme” (ön inceleme) süzgecinden geçirilir. İlk inceleme aşamaları şunlardır:

  1. Görev ve Yetki: Davanın İdari Yargı kolunda (ve spesifik olarak Vergi Mahkemesinde) açılıp açılmadığı ve coğrafi olarak doğru yer mahkemesinde olup olmadığı incelenir. Görevsizlik kararı verilirse dosya ilgili mahkemeye gönderilir.
  2. İdari Merci Tecavüzü: Bazı özel yasalarda, dava açmadan önce idareye zorunlu başvuru yapılması şart koşulmuştur. Bu zorunlu idari itiraz yolu tüketilmeden doğrudan mahkemeye gelinmişse, mahkeme dilekçeyi ilgili idareye gönderir. Buna idari merci tecavüzü (idari makamın atlanması) denir.
  3. Ehliyet: Davayı açan kişinin, dava konusu vergi işlemi ile meşru, kişisel ve güncel bir menfaat bağı olup olmadığına bakılır.
  4. İdari Davaya Konu Olacak Kesin ve Yürütülmesi Gereken İşlem: İptali istenen vergi dairesi yazısının, nihai ve hukuki sonuç doğuran icrai bir işlem olup olmadığı incelenir. Sadece bilgi veren veya hazırlık aşamasında olan işlemlere karşı dava açılamaz.
  5. Süre Aşımı: Dava açma süresinin (vergi mahkemelerinde genellikle 30 gün, özel durumlarda 15 veya 7 gün) kaçırılıp kaçırılmadığı milimetrik olarak hesaplanır. Süre kaçırılmışsa dava usulden reddedilir.
  6. Husumet: Davanın doğru idari makama (doğru Vergi Dairesine) karşı açılıp açılmadığı denetlenir. Adli yargıdan farklı olarak idari yargıda yanlış hasım göstermek davanın reddine sebep olmaz; mahkeme gerçek hasmı kendisi tespit ederek dilekçeyi ona tebliğ eder.
  7. Dilekçe Şekli: Dilekçenin İYUK Madde 3 ve 5’te belirtilen usul kurallarına (imza, adres, bağlılık kuralı vb.) uygun olup olmadığı denetlenir.

Şirket Borçlarında Sorumluluk Sırası

Vergi hukukunun en çetrefilli ve niş konularından biri, limited şirketlerin ödeyemediği vergi borçlarının şirket ortaklarından ve kanuni temsilcilerinden (müdürlerinden) nasıl tahsil edileceğidir. Kanuni temsilcilerin sorumluluğu Vergi Usul Kanunu Madde 10’da, ortakların sorumluluğu ise 6183 sayılı Kanun Madde 35’te düzenlenmiştir.

Uzun yıllar boyunca hukuk camiasında ve vergi idaresinde şu tartışma yaşanmıştır: Şirketin mal varlığından tahsil edilemeyen borç için idare, önce mutlaka kusuru bulunan kanuni temsilciye mi gitmelidir, yoksa doğrudan sadece sermaye payı sahibi olan ortağın mal varlığına mı haciz koymalıdır? Aralarında bir “öncelik-sonralık” sıralaması var mıdır?

Bu hukuki karmaşa, Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu’nun (İBK) 2018/1 sayılı kararı ile kesin olarak çözüme kavuşturulmuştur. İBK’nın vardığı sonuca göre; kanun koyucu, limited şirketlerin ödenmemiş vergi borçlarından dolayı kanuni temsilciler ile şirket ortaklarını kapsam ve sınır itibarıyla farklı düzenlemelere tabi tutmuş olsa da, bu kişilerin takibi için aralarında “öncelik-sonralık şeklinde bir sıralama öngörmemiştir.”

Bunun yargılama pratiğindeki anlamı şudur: Şirketten tahsil imkanı kalmayan kamu alacağı için idare, kanuni temsilci hakkında takip yollarını tüketmeyi beklemeden doğrudan şirket ortağına (sermaye hissesi oranında) ödeme emri gönderebilir. Bu niş içtihat, şirket ortaklarının şahsi mal varlıklarını koruma stratejilerinde devrim niteliğinde bir değişikliğe yol açmıştır.

Bu konuyla ve “vergi yargılaması” ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek isterseniz, geçtiğimiz hafta sitemizde yayınlamış olduğumuz “İdari Vergiler, Harçlar ve Vergi Yargılaması” başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.

Mücbir Sebep Halinde Defter İbrazı ve İspat Külfetinin Yer Değiştirmesi

Vergi yargılamasında maddi delillerin mahkemeye sunulması katı kurallara tabidir. Vergi incelemesi sırasında mükelleflerden ticari defter ve belgelerini ibraz etmeleri istenir. Hiçbir mücbir sebep (yangın, sel, deprem, hırsızlık vb.) olmaksızın defterlerini vergi müfettişine sunmayan, ancak daha sonra iptal davası açarak “defterlerim burada, mahkeme incelesin” diyen mükelleflerin bu talebi kabul edilmez ve KDV indirimleri reddedilir. Çünkü idari yargı hakimi, idarenin yerine geçerek vergi incelemesi yapamaz.

Ancak ortada gerçekten yasal bir “mücbir sebep” varsa durum nasıl şekillenecektir? Bu husus da Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu’nun incelemesine konu olmuştur. İBK kararına göre, mücbir sebebin varlığı halinde dahi defter ve belgelerin ibraz edilmemesi idare açısından hukuken geçerli bir “re’sen tarh nedeni” (idarenin kendiliğinden vergi hesaplaması nedeni) kabul edilmektedir. Yani defterleriniz yansa dahi idare vergi ziyaı cezası ve tarhiyat uygulayabilir.

Fakat yargısal dönüm noktası “ispat külfeti” (ispat yükü) aşamasında başlar. Danıştay İBK kararları doğrultusunda; mücbir sebebin varlığı halinde mükelleflerin yasal ibraz ödevini yerine getirmeleri beklenemeyeceği için ispat külfeti yön değiştirir. Mükellef, indirim konusu yaptığı vergilerin alış belgelerinde ayrıca gösterildiğini birebir o faturalarla ispatlamak zorunda bırakılamaz. Mahkemenin re’sen araştırma ilkesi uyarınca mükellefe, mal aldığı kişi veya kuruluşlardan temin edebileceği fatura suretlerini sunması için imkan tanıması ve gerçek alış faturaları göz önüne alınarak verginin tespitine gitmesi gerekmektedir. 

İdarenin Tazmin ve Faiz Yükümlülüğü 

Vergi mahkemesinde açılan iptal davasının mükellef lehine sonuçlanması (işlemin iptal edilmesi) tek başına yeterli değildir; asıl mesele bu kararın idare tarafından eksiksiz uygulanmasıdır. İYUK Madde 28, idarenin mahkeme kararlarını gecikmeksizin (en geç 30 gün içinde) uygulamaya mecbur olduğunu emreder.

Özellikle haksız yere tahsil edilen vergi, resim, harç ve cezaların mahkeme kararıyla iadesi gerektiğinde “faiz” konusu büyük önem taşır. Güncel yasal düzenlemeler ve İYUK hükümleri uyarınca; mahkeme kararının tebliğ tarihi ile idarenin mükellefe ödeme yaptığı tarih arasındaki süreye, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 48. maddesine göre belirlenen “tecil faizi” oranında hesaplanacak faiz idarece ödenir. Mükellefin vergi mahkemesinde haklılığını kanıtlaması, idarenin haksız olarak el koyduğu sermayenin enflasyon karşısında erimesini engellemek için faiz talebini de zorunlu kılar.

Yargılamanın Yenilenmesi

Vergi davaları kural olarak ilk derece mahkemesi, İstinaf (Bölge İdare Mahkemesi) ve Temyiz (Danıştay) olmak üzere üç dereceli olağan kanun yollarından geçerek kesinleşir. Karar kesinleştikten sonra kural olarak uyuşmazlık kapanır. Ancak hukuk düzeni, adaletin tecellisi için dar kapsamlı da olsa bir “olağanüstü kanun yolu” öngörmüştür: Yargılamanın Yenilenmesi.

Örneğin, vergi davası aleyhinize kesinleştikten aylar sonra, vergi müfettişinin raporuna esas teşkil eden ve sizin düzenlediğiniz iddia edilen belgenin “sahte” olduğu, belgedeki imzanın size ait olmadığı başka bir mahkeme (örneğin Asliye Ceza Mahkemesi) veya resmi bir makam huzurunda ispatlanırsa ne olacaktır? İYUK uyarınca, karara esas olarak alınan belgenin sahteliğine hükmedilmesi, yargılamanın yenilenmesi sebebidir. Bu durumun öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, son kararı veren mahkemeye başvurularak daha önce kapanmış olan ve aleyhe sonuçlanan dava dosyasının yeniden açılması ve adil bir şekilde baştan görülmesi talep edilebilir. Ayrıca, vergi cezasına konu olan süreçle ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) ihlal kararı alınması da yargılamanın yenilenmesi sebepleri arasındadır.

 

Vergi hukuku ve idari yargılama usulü bu denli detaylı ve net kurallara tabii olduğu için süreçler yönetilirken diğer hukuk kollarına nazaran daha fazla özen ve dikkat gerekmektedi. FBK&Partners olarak tüm hukuki süreçlerinizi en özenli ve dikkatli şekilde ele alarak sizlere hizmet etmekteyiz. İçerisinde bulunduğun hukuki uyuşmazlıkla ilişkin bu linke tıklayarak bize ulaşabilir ve destek alabilirsiniz.

İdari Vergiler, Harçlar ve Vergi Yargılaması

Bir hukuk devletinde idarenin kamu hizmetlerini yürütebilmesi, ülkenin altyapı, sağlık, eğitim, güvenlik gibi ihtiyaçlarının karşılanması için güçlü bir mali kaynağa ihtiyacı vardır ve bu mali kaynak “Vergi, resim, harç ve benzeri” kalemlerden elde edilir. Devlet, bu kaynağı egemenlik gücüne dayanarak vatandaşlardan tek yanlı olarak tahsil eder. Ancak devletin sahip olduğu bu üstün kamu gücü, sınırsız ve keyfi değildir.

Bu yazımızda, idari nitelikli mali yükümlülüklerin (vergi, resim, harç) hukuki altyapısını, şirket ortak ve yöneticilerinin kamu borçları karşısındaki hassas durumunu ve haksız bir vergi işlemiyle karşılaşıldığında başvurulacak “Vergi Yargılanması” sürecinin detaylarına değineceğiz. 

1. Vergilemenin Anayasal Sınırları ve “Kanunilik” İlkesi

Tarihsel süreçte devletin vergilendirme yetkisini keyfi biçimde kullanması halkın büyük tepkilerine ve Magna Carta’dan Fransız İhtilali’ne kadar uzanan hak arama mücadelelerine neden olmuştur. Bu tarihsel olaylar ve tepkilerin bir sonucu olarak günümüzde vergilendirme yetkisi, bizzat Anayasa ile sıkı kurallara bağlanmıştır. 

Anayasamızın 73.maddesi, vergi hukukunun temelini oluşturmaktadır. Bu maddeye göre; “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür”. Bu hüküm, vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımının maliye politikasının sosyal amacı olduğunu vurgular. 

En önemli güvence ise Vergilerin Kanuniliği İlkesidir. Anayasa’nın 73. maddesi, “Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır” hükmünü amirdir. Bu ilke sayesinde idare, keyfi olarak ve kanuni bir dayanağı olmadan yeni bir vergi icat edemez veya mevcut verginin kapsamını kafasına göre genişletemez. Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği üzere, yasa koyucu her çeşit mali yükümün kanunla konulmasını buyururken, keyfi ve takdiri uygulamaları önlemeyi amaçlamıştır. 

2. Vergi, Harç ve Resim Nedir?

Devlete ödenen her bedel hukuken “vergi” kapsamında değildir. İdarenin tahsil ettiği bu kalemlerin ayrımını bilmek, açılacak davanın niteliğini doğrudan etkiler. 

  • Vergi: Devletin kamu giderlerini karşılamak üzere, egemenlik gücüne dayanarak ve karşılıksız (herhangi bir özel hizmet taahhüdü olmaksızın) vatandaşlardan aldığı mali değerlerdir.
  • Harç: Vatandaşların özel menfaatlerine ilişkin olarak, idarece sunulan kamu hizmetlerinden yararlanmaları karşılığında ve bu hizmetlerin maliyetlerine katılmaları amacıyla zor unsuruna dayanılarak alınan paralardır. Örneğin, yargı yoluna başvururken ödediğiniz karar ve ilam harçları veya tapu devir işlemleri sırasında ödenen harçlar bu kapsamdadır. Bir hizmetin harç konusu olabilmesi için kişilere kamu eliyle özel bir yarar sağlanması gerekir.
  • Resim: Devlet dairelerinde ve kamu kuruluşlarında görülen hizmet ve yapılan giderlerin karşılığı olarak veya bir işin yapılmasına izin verilmesi (ruhsat vb.) karşılığında tahsil edilen gelirlerdir.

3. “Kamu Alacağı” ve “Re’sen İcra”

Bir şirket veya şahsın size olan borcunu ödememesi durumunda borcu zorla tahsil edemezsiniz; İcra İflas Kanunu hükümlerine göre icra dairelerine veya mahkemelere başvurmak zorundasınız. Ancak devlet (idare), söz konusu olan “Amme Alacağı” (Kamu Alacağı) olduğunda böyle bir zorunluluk söz konusu değildir. 

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun uyarınca; devlete, il özel idarelerine ve belediyelere ait vergi, resim, harç, vergi cezası ve idari para cezaları “asli amme alacağı”, bunlara eklenen faiz ve gecikme zamları ise “fer’i amme alacağı” statüsündedir.

Devlet, tahsil edilmeyen kamu alacakları için mahkeme kararına ihtiyaç duymaksızın “Re’sen İcra” (Kendiliğinden İcra) yetkisine sahiptir. Kendi teşkilatı vasıtasıyla ödeme emri düzenleyebilir, banka hesaplarınıza elektronik haciz (e-haciz) koyabilir veya gayrimenkullerinizi haczettirebilir. Bu devasa güç, idareye kamu hizmetlerini aksatmadan yürütebilmesi için verilmiştir, ancak aynı zamanda hukuka aykırı kullanıldığında işletmeleri iflasa dahi sürükleyebilir. 

4. Şirket Borçlarında Sorumluluk

Ticari hayatta en çok karşılaştığımız ve vergi davalarının en kritik konularından biri, limited şirketlerin veya anonim şirketlerin ödenemeyen vergi borçlarından kimin, ne oranda sorumlu olduğudur. Şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilemeyen bir vergi borcu için devlet doğrudan şahsi malvarlığınıza (evinize, arabanıza) haciz koyabilir mi?

Bu noktada iki farklı yasal düzenleme ve aralarında sıkı bir sıra ilişkisi vardır:

  1. Kanuni Temsilcilerin (Müdürlerin/Yöneticilerin) Sorumluluğu: 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) 10. maddesi uyarınca, şirketin vergi ödevlerini yerine getirmeyen kanuni temsilciler, şirketten tahsil edilemeyen vergi borçlarının tamamından şahsi malvarlıklarıyla sorumludurlar. Buradaki sorumluluk “kusura dayalı” bir sorumluluktur; yani temsilci, vergi ödevini yerine getirmede kusuru olmadığını ispat ederse sorumluluktan kurtulabilir.
  2. Şirket Ortaklarının Sorumluluğu: 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesi ise limited şirket ortaklarının sorumluluğunu düzenler. Buna göre ortaklar, şirketten tahsil edilemeyen amme alacağından sadece “sermaye hisseleri oranında” doğrudan doğruya sorumludurlar.

Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulunun güncel ve bağlayıcı kararlarına göre idare, tahsil edilemeyen vergi borcu için kafasına göre istediği kişiye gidemez. Öncelikle asıl borçlu olan şirket tüzel kişiliğine karşı tüm takip yolları tüketilmelidir. Şirketten alınamayan borç için, vergi ödevini yerine getirmekte kusuru bulunan “Kanuni Temsilciye”gidilmesi önceliklidir. Kanuni temsilciden de tahsilat yapılamazsa, ancak o zaman sermaye hissesiyle sınırlı olmak üzere “Şirket Ortağına” başvurulabilir. İdarenin bu sıralamayı atlayarak doğrudan şirketin pasif ortağına ödeme emri göndermesi hukuka aykırıdır ve iptal sebebidir.

5. Vergi Mahkemeleri ve Dava Türleri

İdarenin kestiği bir ceza veya gönderdiği haksız bir ödeme emri karşısında susmak, işlemi kabul etmek anlamına gelir. Devletin bu tek yanlı ve üstün gücüne karşı bireyin en büyük silahı, İdari Yargı sistemidir. Genel bütçeye, il özel idarelerine, belediyelere ait vergi, resim ve harçlar ile bunlara ilişkin cezalardan doğan uyuşmazlıkların çözüm yeri Vergi Mahkemeleri‘dir.

Vergi mahkemelerinde genellikle İptal Davası açılır. İptal davası, idarenin tesis ettiği hukuka aykırı vergi tarhiyatı, ceza kesme işlemi veya ödeme emri gibi işlemlerin mahkeme kararıyla geçmişe etkili olarak hukuk aleminden silinmesi amacıyla açılır.

Vergi Mahkemelerinde Dava Açma Süresi: Hukukta usul, esastan önce gelir. Dünyanın en haklı insanı da olsanız, süreyi kaçırdığınızda davanız reddedilir. İdari yargıda genel dava açma süresi İdare Mahkemeleri ve Danıştay için 60 gün iken; Vergi Mahkemelerinde dava açma süresi 30 gündür!. Bu süre, vergi cezasının veya ödeme emrinin size tebliğ edildiği (yazılı bildirimin yapıldığı) tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlar. Süreler hak düşürücü nitelikte olup mahkemece re’sen (kendiliğinden) gözetilir.

Ödeme Emirlerinde 7 Gün Kuralı Tahakkuk etmiş (kesinleşmiş) ancak ödenmemiş bir kamu borcu için 6183 sayılı Kanun kapsamında size bir “Ödeme Emri” gönderilmişse, buna karşı vergi mahkemesinde dava açma süresi sadece 15 gündür (Eski mevzuatta 7 gün olan bu süre yakın geçmişte 15 güne çıkarılmıştır, ancak kaynak metinlerde geçen 6183 sayılı yasa md.58’e göre eski kural 7 gündür ve özel kanunlardaki spesifik sürelere dikkat edilmelidir).

6. Dava Açmanın Tahsilatı Durdurması

İdare hukukunun genel kurallarından biri “hukuka uygunluk karinesi”dir. Bir idari işleme karşı iptal davası açılması, o işlemin uygulanmasını (icrasını) kendiliğinden durdurmaz. Eğer evinizin yıkım kararına karşı dava açarsanız, mahkemeden ayrıca “yürütmenin durdurulması” kararı alana kadar belediye gelip evinizi yıkabilir.

Ancak Vergi Hukukunda durum tamamen farklıdır ve vergi mükellefleri lehinedir! 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesinin 4. fıkrasına göre; Vergi mahkemelerinde vergi uyuşmazlıklarından doğan davaların açılması, tarh edilen vergi, resim, harçlar ve bunların zam ve cezalarının tahsil işlemlerini kendiliğinden durdurur. Yani vergi dairesi size 1 Milyon TL’lik bir vergi ziyaı cezası ihbarnamesi gönderdiğinde, 30 günlük süre içinde vergi mahkemesinde iptal davası açtığınız anda, idare o parayı sizden dava sonuçlanana kadar haciz yoluyla tahsil edemez. Bu, mükelleflerin ticari hayatlarını sürdürebilmeleri için hayati bir güvencedir.

Fakat ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerinden yapılan tahakkuklara veya doğrudan “ödeme emrine” karşı açılan davalarda tahsilat kendiliğinden durmaz; bu spesifik davalarda mutlaka mahkemeden “yürütmenin durdurulması” talep edilmelidir.

7. Re’sen Araştırma

Vergi yargılamasında “Re’sen Araştırma” (kendiliğinden inceleme) ilkesi geçerlidir. İdari yargı hakimi, sadece davacının ve idarenin sunduğu evraklarla yetinmek zorunda değildir; maddi gerçeği bulmak için gerekli gördüğü her türlü bilgi, belge ve defteri kurumlardan veya taraflardan kendisi talep edebilir.

Bununla birlikte, yargının yetkisinin de bir sınırı vardır. Danıştay kararlarında çok net belirtildiği üzere; idari yargı yerleri yerindelik denetimi yapamaz ve idarenin yerine geçerek işlem tesis edemez. Örneğin, bir mükellef vergi dairesinin istediği ticari defter ve belgeleri mazeretsiz yere inceleme elemanına (müfettişe) sunmamışsa ve idare bu sebeple KDV indirimlerini reddetmişse; mükellef dava aşamasında “Defterlerim burada, mahkeme veya bilirkişi incelesin” diyemez. Mahkeme, idarenin yapması gereken vergi incelemesi işini üstlenemez; zira bu, idarenin yerine geçmek (kuvvetler ayrılığına aykırılık) anlamına gelir.

8.İstinaf ve Temyiz Süreçleri

Vergi mahkemesinin vermiş olduğu kararlar son söz olmayabilir ve bu karara itiraz edilebilir. Davayı kaybeden taraf (ister mükellef ister vergi idaresi olsun), üst yargı mercilerine başvurarak kararın bozulmasını talep edebilir.

  • İstinaf (Bölge İdare Mahkemesi): Vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, kararın tebliğini izleyen günden itibaren 30 gün içinde davanın bulunduğu yargı çevresindeki Bölge İdare Mahkemesine istinaf başvurusu yapılabilir.
  • Temyiz (Danıştay): Bölge idare mahkemesinin verdiği bazı önemli nitelikteki kararlar (örneğin konusu belirli bir tutarı, güncel olarak yüz binlerce lirayı aşan vergi davaları) için kararın tebliğinden itibaren 30 gün içinde idari yargının en üst mercii olan Danıştay’a temyiz başvurusunda bulunulabilir. Temyiz incelemesinde Danıştay, kararın hukuka uygunluğunu denetler; kararı onar veya bozarak yeniden karar verilmek üzere alt mahkemeye gönderir.

 

Vergi hukuku, kamu hukukunun en teknik, prosedürel olarak en katı ve işletmelerin finansal geleceğini en derinden etkileyen alanıdır. İdarenin sahip olduğu “re’sen icra” ayrıcalığı karşısında bireyin en büyük teminatı, kanunlarla belirlenmiş olan süreler ve bağımsız vergi mahkemeleridir.

Bir vergi ihbarnamesi, ceza ihbarnamesi veya ödeme emri tebellüğ edildiğinde yapılacak ilk iş, tebligat zarfının üzerindeki tarihi not almak olmalıdır. Zira 30 günlük veya 7/15 günlük hak düşürücü süreler kaçırıldığında, dünyanın en haklı davasına sahip olsanız bile yargı kapıları size kapanır. İdari işlemlerin karmaşık yapısı, defter ibraz yükümlülükleri ve vergi inceleme süreçleri dikkate alındığında, bu süreçlerin mutlaka uzman bir idare ve vergi hukuku kadrosu tarafından yönetilmesi telafisi güç zararların doğmasını engelleyecektir.

Siz de vergi hukuk alanında içerisinde bulunduğunuz uyuşmazlıklarda nasıl bir yol izlemeniz gerektiği ile ilgili emin değilseniz bu linke tıklayarak bizimle iletişime geçebilir, hukuki süreçleriniz boyunca sizi en iyi şekilde temsil edeceğimizden emin olabilirsiniz.

Yap İşlet Devret Modeli Nedir?

İdari Hukuk Perspektifinden Yap İşlet Devret Modeli Nedir?

Günlük hayatımızda bir şehirden diğerine seyahat ederken kullandığımız otoyollar, denizleri birbirine bağlayan devasa köprüler, tüp geçitler veya uçuş yaptığımız modern havalimanları hepimizin dikkatini çekmektedir. Bu devasa altyapı projelerinin haberlerini izlerken sıkça duyduğumuz bir kavram vardır: “Yap İşlet Devret”. Peki, milyarlarca liralık bu yatırımlar devletin kasasından anlık olarak devasa paralar çıkmadan nasıl inşa edilmektedir? Sıradan bir vatandaş olarak bu sürecin arka planında devlet ile özel şirketler arasında nasıl bir hukuki bağ kurulduğunu hiç merak ettiniz mi?

Bu yazımızda, idari hukuk kuralları ve devletin yönetim mekanizmaları çerçevesinde “Yap İşlet Devret” modelinin ne anlama geldiğini, sürecin nasıl işlediğini ve vatandaşın hayatına nasıl dokunduğunu tüm detaylarıyla ele alacağız.

Yap İşlet Devret

Yap İşlet Devret (YİD) Modeli Nedir?

Yap-İşlet-Devret modeli, en temel tanımıyla; ileri teknoloji gerektiren ve yüksek maddi kaynak ihtiyacı duyulan büyük projelerin gerçekleştirilmesinde kullanılan özel bir finansman ve yatırım usulüdür. Bu sistemde devlet, ihtiyaç duyduğu bir kamu hizmeti tesisinin (örneğin bir köprünün veya barajın) inşasını doğrudan kendi bütçesiyle yapmak yerine, yerli veya yabancı bir özel sermaye şirketine yaptırır.

Özel şirket, projenin bütün masraflarını kendisi karşılayarak tesisi inşa eder. Ardından, projeye yatırdığı devasa sermayeyi (amortismanı) geri kazanmak ve üzerine belli bir miktar kâr elde etmek amacıyla bu tesisi belirli bir süre boyunca işletme hakkına sahip olur. Bu süre zarfında köprüden geçen araçlardan veya havalimanını kullanan yolculardan alınan ücretler şirketin kasasına girer. Şirketin işletme süresi bittiğinde ise, söz konusu tesis tamamen bedelsiz olarak ve çalışır durumda devlete (ilgili idareye) teslim edilir.

İdari Hukuk Açısından Modelin Yeri ve Hukuki Niteliği

İdari hukuk, devletin ve kamu kurumlarının işleyişini, vatandaşlarla olan ilişkilerini düzenleyen ve temel amacı “kamu yararı” olan bir hukuk dalıdır. Normal şartlarda idare (devlet), bir kamu hizmetini yerine getirirken üstün yetkilere sahip olduğu “idari sözleşmeler” yapar. Ancak konu Yap-İşlet-Devret olduğunda hukuki durum biraz farklılaşmaktadır.

Kanun koyucu, 3996 sayılı Kanun kapsamında yapılan Yap-İşlet-Devret sözleşmelerini bir “idari sözleşme” olarak değil, “özel hukuk sözleşmesi” olarak tanımlamıştır. Bunun vatandaşlar ve hukuki süreç açısından anlamı çok büyüktür. Bu bir özel hukuk sözleşmesi olduğu için, devlet ile ihaleyi alan şirket sözleşme masasında eşit haklara sahiptir. Ayrıca, bu sözleşmeden doğan herhangi bir uyuşmazlık, idari mahkemelerde (Danıştay vb.) değil, adli yargı mahkemelerinde veya taraflar anlaştıysa tahkim (hakem) yoluyla çözülmektedir.

Bu durum, yabancı ve büyük yerli yatırımcıların projeye daha sıcak bakmasını sağlar çünkü devletin tek yanlı ve üstün emredici gücüne (idari gücüne) karşı kendilerini özel hukuk şemsiyesi altında daha güvende hissederler.

Hangi Projeler Bu Model Kapsamına Girer?

Devlet her projeyi bu modelle yapmaz. 3996 sayılı Kanun ve ilgili mevzuat, bu usulle yaptırılabilecek yatırım ve hizmetlerin kapsamını çok net bir şekilde belirlemiştir. Bu projeler genellikle devasa altyapı ve kamu hizmeti yatırımlarıdır.

Mevzuata göre bu model; köprü, tünel, baraj, içme ve kullanma suyu tesisleri, arıtma tesisleri, kanalizasyon, haberleşme yatırımları, otoyol, trafiği yoğun karayolu, demiryolu, gar kompleksleri, deniz ve hava alanları, lojistik merkezleri, sınır kapıları, gümrük tesisleri, elektrik üretim ve iletim tesisleri, hastaneler ve hatta Kanal İstanbul gibi su yolu projelerinde uygulanabilmektedir.

Süreç Nasıl İşler? Üç Temel Aşama: Yap, İşlet, Devret

Modelin adından da anlaşılacağı üzere süreç üç ana omurga üzerinde yükselmektedir. İdari makamlar, sürecin her aşamasında belirli kurallara uymak zorundadır. Öncelikle ihaleye çıkılabilmesi ve yetkilendirme yapılabilmesi için nihai onay makamı Cumhurbaşkanıdır. Onay alındıktan sonra ilgili şirketle sözleşme imzalanır ve aşamalar başlar:

1. “Yap” Aşaması (İnşaat ve Finansman):

İhaleyi alan yerli veya yabancı şirket, yatırımın öngörülen süre içerisinde projelendirilmesinden, gerekli finansmanın (kredilerin) bulunmasından ve tesisin inşa edilmesinden tek başına sorumludur.

Burada idari hukuk açısından vatandaşları en çok ilgilendiren konu “Kamulaştırma” (devletin özel mülkiyete el koyması) meselesidir. Eğer otoyol veya baraj yapılacak alan üzerinde vatandaşlara ait özel araziler, tarlalar veya evler varsa ne olur? Özel şirketin vatandaşın malına el koyma yetkisi yoktur. Kamulaştırma işlemini, anayasal bir idari yetki olarak idare (devlet) bizzat kendi adıyla yapar. Arazinin mülkiyeti devlete geçer. Ancak devlet, “Ben senin için bu araziyi kamulaştırıyorum ama bedelini sen ödeyeceksin” diyerek, vatandaşlara ödenecek kamulaştırma bedelinin özel şirket tarafından karşılanmasını sözleşmeye ekleyebilir.

2. “İşlet” Aşaması (İşletme ve Maliyetin Çıkarılması):

Tesis inşa edildikten sonra şirket, yatırdığı milyarlarca lirayı ve kârını çıkarmak için tesisi işletmeye başlar. Şirketin en temel hakkı, yatırım bedelini elde edilecek kâr ile birlikte almaktır. Bu bedel, otoyol gişelerinden geçen vatandaşların ödediği geçiş ücretleri veya hizmeti doğrudan satın alan idarenin ödemeleri yoluyla karşılanır.

Bu işletme süresi sınırsız değildir. Mevzuata göre bu modeldeki sözleşmelerin süresi en fazla 49 yıl olabilmektedir. İdari bir güvence olarak, eğer sözleşme bir şekilde feshedilir ve tesis süresinden önce devlete geçerse, devlet projeye sağlanan dış kredileri (finansmanı) üstlenebileceğine dair garantiler verebilmektedir.

3. “Devret” Aşaması (Devlete Teslim):

İşletme süresinin son gününe gelindiğinde, sözleşme kendiliğinden sona erer. Şirket, on yıllar boyunca işlettiği ve parasını kazandığı bu devasa tesisi devlete (ilgili idareye) bedelsiz olarak devretmekle yükümlüdür.

İdari hukuk, burada kamunun (halkın) zarar görmemesi için çok kesin bir kural koymuştur: Şirket tesisi devredip giderken onu harabe halinde veya borç batağında bırakamaz. Tesisin devlete her türlü borç ve taahhütten arınmış, son derece bakımlı, çalışır ve kullanılabilir bir durumda teslim edilmesi yasal bir zorunluluktur.

Yap İşlet Devret Modelinin Diğer Yöntemlerden Farkı Nedir?

İdare hukukunda, devletin özel sektöre iş yaptırdığı tek yöntem bu değildir. İsimleri birbirine benzeyen ancak hukuki sonuçları çok farklı olan başka modeller de vardır. Vatandaşların bu kavramları birbirine karıştırmaması için en temel farkları açıklamak gerekir:

  • İmtiyaz Sözleşmeleri ile Farkı: İmtiyaz, Osmanlı’dan günümüze gelen çok eski bir idari usuldür. İmtiyaz sözleşmeleri tamamen bir “idari sözleşme”dir ve kamu hukuku kurallarına tabidir. İmtiyazda devletin şirket üzerinde çok daha ezici ve emredici idari yetkileri vardır. Uyuşmazlıklar doğrudan Danıştay’da (idari yargıda) çözülür. Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi Yap İşlet Devret, eşit taraflar arasında yapılan bir özel hukuk sözleşmesidir.
  • “Yap-İşlet” (Yİ) Modeli ile Farkı: Sadece “Devret” kelimesinin eksik olduğu bu model (4283 sayılı Kanun), isim benzerliğine rağmen çok büyük bir fark taşır. Yap-İşlet modeli sadece elektrik enerjisi üretecek termik santrallerin kurulması için kullanılır. Bu modelde süre en fazla 20 yıldır. Ancak en can alıcı fark şudur: Süre bittiğinde şirket tesisi devlete “devretmez”; tesisin mülkiyeti sonsuza kadar şirkette kalır. Yap İşlet Devret modelinde ise süre sonunda otoyol veya köprü halkın (devletin) malı olmaktadır.

Neden Bu İdari Model Tercih Ediliyor?

Sonuç olarak toparlamak gerekirse, gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duyduğu yollar, barajlar ve köprüler çok devasa bütçeler gerektirmektedir. İdare (devlet), kısıtlı bütçesiyle sağlık, eğitim ve güvenlik gibi temel idari kamu hizmetlerine öncelik vermek zorundadır.

Yap İşlet Devret modeli, idarenin kasasından toplu bir para çıkmasını engelleyerek, özel sektörün sermayesi ve pratikliği ile ülkenin devasa altyapı eksikliklerinin hızlıca giderilmesini sağlar. Vatandaş olarak ödediğimiz geçiş ücretleri veya hizmet bedelleri, aslında bir dönem özel sektörün kasasına gitse de, sürenin sonunda o tesisin tamamen borçsuz ve bedelsiz olarak ülkemizin kalıcı bir kamu malı haline dönüşmesini sağlamaktadır. Bu sistem, hukuki temelleri sağlam atıldığında ve sözleşmeler kamu yararı gözetilerek şeffaf bir biçimde yönetildiğinde, idarenin altyapı sorunlarını çözmesinde en güçlü araçlarından biri olmaya devam edecektir.

Siz de idare hukuk alanında içerisinde bulunduğunuz uyuşmazlıklarda nasıl bir yol izlemeniz gerektiği ile ilgili emin değilseniz bu linke tıklayarak bizimle iletişime geçebilir, hukuki süreçleriniz boyunca sizi en iyi şekilde temsil edeceğimizden emin olabilirsiniz.

GÜMRÜK KANUNU MADDE 242 KAPSAMINDA İDARİ İTİRAZ YOLU

GÜMRÜK KANUNUNUN 242. MADDESİ KAPSAMINDA GÜMRÜK VERGİLERİNE İTİRAZ SÜRECİ

Gümrük Kanunu’nun 242. maddesi, gümrük ve para cezaları ile ilgili şikayetleri ve idari kararları düzenlemektedir. Gümrük Kanunu’ndaki idari itiraz, zorunlu bir idari başvuru yolu olarak kabul edilmektedir. 242. maddenin hükmü ve hükmün ikincil mevzuatı incelendiğinde, bu uygulamanın idare hukukunun temel ilkeleri ile temel hak ve hürriyetler ile çeliştiği söylenebilecektir. Çünkü söz konusu itiraz süreci mükellefin mülkiyet hakkına zarar verebilecek derecede ağır işlemekte ve yargı yolundan önce tanımlanmış süreler dahilinde olsa dahi idarenin keyfiyeti içerisinde sürüncemede kalabilmektedir.

 

GİRİŞ

Gümrük Kanunu’nun 242. maddesi, gümrük vergi ve cezaları ile ilgili itiraz yolu düzenlemiştir. Söz konusu düzenleme, davadan önce tüketilmesi gereken idari bir itiraz yolu olarak kabul edilmektedir. Çünkü usulüne uygun olarak itirazda bulunulmaması, dava açılmasına da engel olacaktır. Bu nedenle kanunla düzenlenen idari itirazın süresinin ve usulünün açıkça belirtilmesi önemlidir.

 

İDARİ İTİRAZIN HUKUKİ KAPSAMI

İdari itiraz usulü Gümrük Kanunu’nun 242. maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin eski düzenlemesinde düzeltme ve itiraz için iki aşamalı bir yaklaşım kullanıldığını görmekteyiz. Ancak, uygulamadan beklenen sonucu vermediği için anılan hüküm değiştirilmiş ve düzeltme talebi uygulamasından vazgeçilmiştir. 242. maddeye göre; “Yükümlüler kendilerine tebliğ edilen gümrük vergileri, cezalar ve idari kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde bir üst makama, üst makam yoksa aynı makama verecekleri bir dilekçe ile itiraz edebilir.”

 

Gümrük Kanunu madde 242/4 kapsamında, itirazın reddedilmesi halinde idari yargıya başvurulabileceği düzenlenmiştir. Söz konusu hüküm “itiraz edebilir” olarak düzenlenmiş olsa da Danıştay, yargıya başvurulmadan önce idari itiraz yollarının tüketilmesi gerektiğine dair içtihatlar oluşturmuştur. Bu düzenlemeye göre yükümlüler, vergi ve ceza kararlarına karşı idari itirazda bulunabilmektedirler. Uzlaşma talebi için hükümde bahsi geçen on beş günlük süre saklıdır.

 

Gümrük Kanunu madde 242/2 gereğince idari itirazda bulunulmasını takiben 30 gün içinde, itiraza cevap verilmesi gerekmektedir. 30 gün boyunca idarenin cevap vermemesi durumunda başvurunun zımnen reddedildiği kabul edilmekte ve yargı yolu açılmaktadır.  Ancak Gümrük Yönetmeliğinin 586. maddesi; “İtirazlar, anlaşmazlığa konu beyanname ve sair her türlü belge ile eşyadan alınacak örnek, örnek alınması mümkün olmayan hallerde eşyanın kendisi veya fotoğraf, katalog, prospektüs gibi eşyayı görmeden fikir verecek diğer belgelerin incelenmesi veya gerek duyulması halinde ilgili gümrük idaresinin mütalaası da alınmak suretiyle otuz gün içinde karara bağlanarak ilgili kişiye tebliğ edilir. Otuz gün içerisinde karar alınamadığı durumlarda Kanunun 6. maddesinin ikinci fıkrası uygulanır.” Hükümlerine havidir.

 

Gümrük Kanunu’nun 6. maddesinin 2. fıkrasında ise; “Karar alınması talebinin yazılı olarak yapılması gerekir. Gümrük idareleri, söz konusu talebe ilişkin başvurunun kendilerine ulaştığı tarihten itibaren otuz gün içinde karar alırlar. Verilen kararlar başvuru sahibine yazılı olarak tebliğ edilir. Ancak, gümrük idareleri tarafından bu süreye uyulması mümkün değilse, belirtilen süre aşılabilir. Bu durumda, söz konusu idareler, yukarıda belirlenen sürenin dolmasından önce başvuru sahibine süre aşımını haklı kılan gerekçeler ile talep hakkında karar vermek için gerekli gördükleri ek süreyi de belirterek bilgi verirler” düzenlemesi bulunmaktadır. Gümrükler Genel Müdürlüğü’nün 2014’te çıkan, idari itirazın cevaplandırılması konulu genelgede, bu ek sürenin belirlenmesi konusundaki açıklamalar ek sürenin dayandırılacağı hükmü İYUK 10. madde olarak göstermiştir. Bu hükümler kapsamında, yaşanan uyuşmazlıklar için yükümlülerin ilk olarak idari itiraz yollarını tüketmeleri gerekmektedir.

 

İdari itiraz yolu süresi 15 gündür ve ilgili idare 30 gün içinde itirazın kabulü ya da reddine dair bir cevap vermelidir. Ancak idare incelenmesinin 30 günlük süreyi aşacağını tespit ederse, süre bitmeden ve haklı gerekçesiyle birlikte gerekli görülen ek süreyi başvurucuya bildirmelidir. Diğer bir yandan İYUK hükmünde belirlenen süre, başvurudan itibaren 6 ayı geçmemelidir. Her durumda ek süre kullanılsa bile, başvurucular 30 günlük süre içinde kesin bir sonuç alınamaması nedeniyle İYUK 10. maddesinin 2. fıkrasına göre, yargı yoluna başvurabilmektedir. Ek süre sonunda idarece verilen cevap başvurucu lehine ise açılmış olan dava konusuz kalacağı için idari yargı “karar verilmesine yer olmadığı” kararı vererek davayı sonuçlandırmalıdır.

 

İDARİ BAŞVURU YOLUNUN ZORUNLULUĞU

İdari başvuru yolunun mecburi olması hak kaybına yol açabileceğinden incelenmesi hususu önem arz etmektedir. Çünkü idari itirazın zorunlu kılınması halinde idari işlemin dava konusu olabilmesi bir itirazın varlığına bağlıdır. Aynı zamanda zorunlu idari itiraz süresinin aşılması hem itiraz hem yargı yolu açısından hak kayıplarına sebebiyet verecektir. İlgili mevzuatta bir hak olarak düzenlenmesine karşın, Danıştay’ın düzenlemelerinden idari itirazın zorunlu kabul edildiği görülmektedir. Gümrük Kanunu’nda yer alan idari itiraza ilişkin düzenleme de bunlardan biridir. Gümrük Kanunu’nun 242. maddesinin 1. fıkrası açıkça “itiraz edebilir” şeklinde bir düzenleme getirmiştir. Bu hükme karşın Danıştay’ın içtihatlarından ve Ticaret Bakanlığı’nın genelgelerinden anılan hükmün mecburi bir idari başvuru yolu olduğu anlaşılmaktadır. Kanun koyucunun buradaki hükmünden kastının ne olduğuna dair bir açıklama bulunmamaktadır. Hüküm lafzi yorumundan ihtimal anlaşılmaktadır fakat hükmün lafzı, uygulamalarla çatıştığından hükmün kesin bir yorumu olmayacaktır.

 

HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜ BAKIMINDAN DEĞERLENDİRMESİ

Zorunlu idari itirazın, yargı yolundan önce tüketilmesinin gerekliliği, sürenin kaçırılması halinde yargı yolunun tamamen kapanması nedeniyle hak arama özgürlüğünün kaybedilebilme ihtimali taşıması, mükelleflerin mülkiyet hakkı ile alakadar olduğu için mükelleflerce kesin anlaşılabilmesi gerekmektedir. Gümrük Kanunu’nda düzenlenen idari itiraz usulü, tek bir kanunda düzenlenmeyen ve uygulaması İYUK, Ticaret Bakanlığı tebliğleri ve Danıştay içtihatlarıyla da biçimlenmiştir.

 

Zorunlu olduğu kabul edilmiş idari itirazın kanunlarda, bireylerin hak kayıplarına uğramasına yol açabilir ve karmaşık şekilde düzenlenmiş olması, Anayasa m. 40/2 hükmüne aykırılık teşkil etmektedir. Gümrük Kanunu’ndaki idari itiraz yolu mükellef hakları bakımından hak arama özgürlüğü bakımından, yargıya gitme aşamasında geçici bir engel yaratmaktadır.

 

Gümrük Kanunu m. 242’deki düzenleme esasen komplike değildir. Fakat Gümrük Yönetmeliğindeki düzenlemenin, Gümrük Kanunu’nun 6. maddesine atıf yapması, maddedeki ek süre hükmünün açık olmaması ve Gümrük Genel Müdürlüğünün yayımladığı genelgede ek sürenin İYUK m. 10’a dayandırılması, bu çerçevede konu olan, idari itirazın usul yolunda, karmaşık olmasına yol açmaktadır.

 

SONUÇ

Kanun koyucunun lafzına göre, Gümrük Kanunu’nun 242. maddesine konu olan idari itiraz yolu ihtiyari bir başvuru yoludur. Ancak, Gümrük Kanunu’ndaki idari itiraz prosedürünün unsurları söz konusu olduğunda birçok çelişki bulunmaktadır. Bu çelişkili ifadeler, mahkemeye erişim engellenmesine ve mülkiyet hakkı kayıplarına sebebiyet vermektedir. Ancak Danıştay’ın yerleşik içtihatları ile de desteklendiği gibi idari itiraz yolu tüketilmesi gereken bir yol olup, tahakkuk ettirilmiş gümrük vergi ve cezalarının ihtirazi kayıtla beyan edilmesi ve/veya itiraz edilmesinin ardından İdarenin başvuru karşısındaki kabul, ret yahut zımni ret kararları sonrası Vergi ve İdare Mahkemelerinde “konu idari işlemin iptali davası” süreci gündeme gelecektir.