Türkiye’de Nükleer Enerji İşletmecisinin Sorumluluğu

Türkiye’de Nükleer Enerji İşletmecisinin Sorumluluğu

Türkiye’nin enerji arzını çeşitlendirme ve enerjide dışa bağımlılığını azaltma stratejileri doğrultusunda nükleer güç santralleri kurma çalışmaları hız kazanmıştır. Akkuyu ve Sinop gibi devasa projeler gündemdeki yerini korurken, bu sürecin en kritik hukuki boyutlarından birini “nükleer tesis işletmecisinin hukuki sorumluluğu” oluşturmaktadır. Olası bir nükleer kazanın çevresel, ekonomik ve insani etkilerinin sınır aşan boyutta olabilme ihtimali, bu alanı sıradan bir haksız fiil veya genel tehlike sorumluluğundan ayırarak özel bir rejime tabi tutmayı zorunlu kılmıştır. Ülkemizde nükleer santral işletmecisinin sorumluluğuna ilişkin yasal çerçeve, 7381 sayılı Nükleer Düzenleme Kanunu ve uluslararası bir antlaşma olan Paris Sözleşmesi (ve bu sözleşmeyi değiştiren protokoller) ile çizilmiştir.

Bu yazıda Türkiye’de nükleer tesis işletmecisinin sorumluluğunu, bu sorumluluğun sınırlarını ve az bilinen niş hukuki detayları inceleyeceğiz.

Genel Borçlar Hukukundan Farklı Özel Bir Rejim

Normal şartlarda, Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 71. maddesi tehlike arz eden işletmeler için genel bir tehlike sorumluluğu öngörür. Ancak, nükleer hadiseler sonucunda meydana gelen zararların tazmini söz konusu olduğunda TBK’nın genel hükümleri kenara bırakılır ve Paris Sözleşmesi ile 7381 sayılı Kanun kapsamında oluşturulan özel sorumluluk rejimi devreye girer.

Nükleer sorumluluk hukukunun dünya genelinde kabul gören en çarpıcı özelliği “sorumluluğun hukuki anlamda kanalize edilmesi” (hukuki aktarım) prensibidir. Bu prensip, bir nükleer kaza yaşandığında mağdurların tazminat taleplerini sadece nükleer tesisi işleten yetkili kişiye (işletmeciye) yöneltebilmesini ifade eder. Yani, olası bir kazaya santralin tasarımını yapan mühendislik firması, reaktör parçalarını üreten fabrika veya inşaatı gerçekleştiren taşeron şirket sebep olmuş dahi olsa, zarar gören vatandaşlar bu kurumlara tek tek dava açmakla uğraşmaz; doğrudan ve yalnızca işletmeci sorumlu tutulur. Buradaki temel amaç, mağdurların sorumluyu ararken mahkemelerde yıllarca vakit kaybetmesini önlemek, usul ekonomisini sağlamak ve nükleer sektöre yatırımı teşvik etmektir. İşletmeci zararı karşıladıktan sonra, iç ilişkide sözleşmeye dayalı olarak kusurlu taraflara (örneğin hatalı parça üreten tedarikçiye) rücu edebilir. Ayrıca, işletmecinin sorumlu tutulması için kazada bir kusurunun bulunması da gerekmez; işletmeci tam anlamıyla “kusursuz sorumlu” kabul edilir.

İşletmeci Kimdir ve Lisans Öncesi Durum Nedir?

Nükleer işletmeci kavramı sadece santral faaliyete geçtikten sonraki aşamayı kapsamaz. 7381 sayılı Kanun’a göre işletmeci; sadece Nükleer Düzenleme Kurumu’ndan (NDK) işletme lisansı alan kişileri değil, lisans alınmasından önceki dönemde sahanın hazırlanması, inşaat ve işletmeye alma aşamalarında tesisi kuran kişileri de kapsar. İlaveten, nükleer yakıt üretim süreci dışında kalan ancak içinde kullanılmış nükleer yakıt bulunduran radyoaktif atık tesislerini işletenler de Paris Sözleşmesi bağlamında “nükleer tesis işleten” statüsündedir ve aynı hukuki sorumluluklara tabidir.

Nükleer Hadise ve Ekonomik Kayıpların Tazmini

Sorumluluğun doğabilmesi için öncelikle bir “nükleer hadise” yaşanması ve bunun sonucunda radyasyon kökenli bir “nükleer zarar” meydana gelmesi şarttır. Nükleer zarar kavramı yalnızca can kaybı, fiziksel yaralanma veya binaların hasar görmesini kapsamaz; çevreye verilen zararların giderilmesi için yapılan makul masraflar da bu şemsiyenin altındadır.

Buradaki en niş detaylardan biri, fiziki bir zarar görmemesine rağmen, nükleer sızıntı sebebiyle “doğrudan ekonomik çıkar kaybına” uğrayan vatandaşların da zararının karşılanmasıdır. Örneğin, bir nükleer sızıntı nedeniyle kirlenen bir deniz veya gölde balıkçılık yapan sıradan bir vatandaş, tuttuğu balıkları satamaması nedeniyle yaşayacağı doğrudan gelir kaybını nükleer zarar kapsamında işletmeciden talep edebilir. Ancak bu illiyet bağının zayıfladığı durumlar (örneğin o balıkçıdan balık alamadığı için işi bozulan restoran sahibinin zararı) tazminat kapsamı dışındadır.

Sorumluluğun Miktarı: 700 Milyon Euro Sınırı ve İstisnalar

Bir nükleer felaketin maliyeti ucu açık ve devasa boyutlara ulaşabilir. Ancak kanun koyucu, nükleer enerji işletmecilerine sınırsız bir hukuki sorumluluk yüklemenin, sektörel yatırımları tamamen durduracağı gerçeğinden hareketle bir üst sınır belirlemiştir. 7381 sayılı Kanun’a göre, nükleer tesis işletmecisinin maddi sorumluluğu her bir nükleer hadise için 700 milyon Euro ile sınırlandırılmıştır. İlgi çekici bir diğer yasal detay ise, nükleer maddelerin Türkiye’nin egemenlik alanından transit geçişi sırasında meydana gelebilecek kazalar için bu sınırın 80 milyon Euro olarak tayin edilmiş olmasıdır.

Peki, ortaya çıkan zarar 700 milyon Euro’yu aşarsa vatandaşın mağduriyeti nasıl giderilecek? 7381 sayılı Kanun bu durumu da güvence altına almıştır. Zararın işletmecinin sorumluluk sınırını aşmasının muhtemel olduğu hallerde, Cumhurbaşkanı kararıyla bir “Nükleer Zarar Tespit Komisyonu” kurulur. Bu durumda, sorumluluk sınırını oluşturan bedel Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından işletmeci veya sigortacısından tahsil edilir ve bu komisyon aracılığıyla, öncelikle can kaybı ve insan sağlığına verilen zararlar dikkate alınarak adil bir ödeme planıyla halka dağıtılır. Sınırı aşan boyuttaki zararlar için ise Cumhurbaşkanı gerekli göreceği ilave tedbirleri almakla yetkili kılınmıştır.

Sigorta Zorunluluğu ve Nükleer Sigorta Havuzu (NSH)

İşletmecinin 700 milyon Euro gibi astronomik bir rakamı tek başına temin etmesi riskli olduğundan, faaliyete başlamadan önce NDK tarafından belirlenen şartlarda sigorta yaptırma veya mali teminat gösterme zorunluluğu bulunmaktadır. Ancak dünyadaki hiçbir sigorta şirketinin böylesi devasa bir riski tek başına sırtlaması mümkün değildir. Bu zorluğu aşmak için Türkiye’de 7381 sayılı Kanun kapsamında bir “Nükleer Sigorta Havuzu” (NSH) kurulmuştur. Özel Riskler Yönetim Merkezi (ÖRYM) tarafından idare edilen bu havuz, olası bir kaza anında mağdurlara ödenecek tazminatın finansal garantisidir ve zarar görenler tazminatlarını doğrudan bu havuz üzerinden talep edebilirler.

Hangi Durumlarda İşletmeci Sorumluluktan Kurtulabilir?

Kusursuz sorumluluk ilkesi, işletmecinin her halükârda tazminat ödeyeceği anlamına gelmez. Hukukta “illiyet bağını kesen sebepler” olarak adlandırılan çok ekstrem durumlarda işletmeci sorumluluktan muaf tutulur. Paris Sözleşmesi ve 7381 sayılı Kanun’a göre; nükleer hadise doğrudan bir silahlı çatışma, hasmane hareketler, iç savaş veya ayaklanma sebebiyle meydana gelmişse işletmecinin sorumluluğu ortadan kalkar.

Ancak burada oldukça kritik ve niş bir hukuki çizgi vardır: Terör eylemleri bu istisnaların dışındadır. Yani, nükleer santrale yapılacak bir terör saldırısı sonucu sızıntı meydana gelirse, işletmeci bu durumu bahane ederek tazminat ödemekten kaçınamaz; ortaya çıkan tüm nükleer zararlardan bizzat sorumludur. Öte yandan, kaza tamamen zarar gören vatandaşın kendi kastı veya ağır ihmali sonucunda (örneğin tesise gizlice girip kasıtlı zarar vermesi durumunda) gerçekleşmişse, yetkili mahkeme kararıyla işletmeci sadece o kişiye karşı olan sorumluluğundan kurtulabilir. Doğal afetler söz konusu olduğunda ise, Japonya gibi deprem ülkesi olan yerlerde dahi çok şiddetli depremler (Fukuşima örneği gibi) sorumluluktan kaçış için geçerli bir mücbir sebep olarak kabul edilmemekte, Paris Sözleşmesini değiştiren 2004 Protokolü de olağanüstü doğa olaylarını sorumluluktan kurtuluş sebebi olmaktan çıkarmaktadır.

Zamanaşımı ve İlliyet Bağını İspat Zorluğu

Nükleer kazaların en korkutucu tarafı, zararlı etkilerinin kazanın üzerinden on yıllar geçtikten sonra bile ortaya çıkabilmesidir. İyonlaştırıcı radyasyonun insan vücudundaki etkileri zamanla geliştiğinden, kanser gibi hastalıkların yıllar sonra ortaya çıkması durumunda, bunun doğrudan nükleer santralden kaynaklandığını kanıtlamak oldukça güç bir hukuki süreçtir. İngiltere’de görülen meşhur Reay and Hope davasında, mağdurların yakalandığı lösemi hastalığı ile nükleer santralden yayılan radyasyon arasındaki illiyet bağı kanıtlanamadığı için mahkeme tazminat taleplerini reddetmiştir.

Bu zorluğu dengelemek ve mağdurları korumak adına Paris Sözleşmesi zamanaşımı sürelerini oldukça uzun tutmuştur. 2004 Protokolü uyarınca şahsa ve cana verilen zararlarda zamanaşımı süresi kaza tarihinden itibaren 30 yıl gibi uzun bir süreye yayılmıştır. Malvarlığına verilen zararlar için ise bu süre 10 yıldır. Ancak vatandaşların dikkat etmesi gereken en önemli nokta; zararı ve sorumlu işleticiyi öğrendikleri tarihten itibaren işlemeye başlayan daha kısa bir zamanaşımı süresinin (sözleşmeye göre 3 yıl) de bulunmasıdır.

 

Özetle, Türkiye’de inşa edilecek ve faaliyet gösterecek nükleer santraller bağlamında hukuki mevzuat, sıradan vatandaşın haklarını uluslararası standartlarda koruyan katı mekanizmalara sahiptir. 7381 sayılı Kanun ve Paris Sözleşmesi, nükleer işletmeciye 700 milyon Euro’luk limitli ancak kusursuz ve münhasır bir sorumluluk yüklerken, aynı zamanda zorunlu Nükleer Sigorta Havuzu ile tazminatların ödenmesini güvence altına almaktadır. İşletmecinin sorumluluktan kaçabileceği hallerin iç savaş ve silahlı çatışma gibi nadir durumlarla sınırlandırılıp terör saldırılarının dahi bu muafiyetten hariç tutulması, sistemin güvenliği ne kadar ciddiye aldığını göstermektedir. Nükleer enerjinin barındırdığı devasa ekonomik fırsatlar ve eşdeğer tehlikeler, hukukun bu alanda hem mağduru tavizsiz koruyan hem de enerji sektörünün sürdürülebilirliğini güvence altına alan dengeli bir mimari inşa etmesini zorunlu kılmıştır.

Hayatın her alanında karşımıza çıkan hukuka ilişkin sizler de yardım veya danışmanlık almak isterseniz, bu linke tıklayarak bize ulaşabilirsiniz.