Anayasa Mahkemesi Yaşar Yılmaz Kararı İncelemesi

Hukuk devletinin en temel gereklerinden biri, yargılama faaliyetlerinin hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş deliller üzerinden yürütülmesidir. Hem ceza muhakemesinde hem de özel hukuk uyuşmazlıklarında maddi gerçeğe ulaşma amacı, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesine bir gerekçe oluşturamaz. Türk hukuk sisteminde delil yasakları ve hukuka aykırı delillerin ispat gücü, bilhassa 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte hukuk davaları yönünden çok daha net bir yasal zemine kavuşmuştur. Bu yazımızda, arama tedbirinin icrasındaki usul hatalarının, elde edilen delillerin özel hukuk davalarındaki ispat gücüne ve dolayısıyla Anayasa ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkına etkisini çarpıcı bir biçimde ortaya koyan Anayasa Mahkemesinin 19/11/2014 tarihli ve 2013/6183 başvuru numaralı Yaşar Yılmaz Kararını detaylı bir şekilde inceleyeceğiz.

Bu emsal karar, ceza soruşturması kapsamında icra edilen ancak usulüne uygun olmayan bir arama işleminin, sonrasında açılan bir hukuk davasını nasıl temelden sakatladığını göstermesi bakımından son derece büyük bir öneme sahip.

Yaşar Yılmaz Başvurusuna Konu Olayın Gelişimi

Somut olay, başvurucu hakkında koruma altında bulunan yaban hayvanlarına ait tahnit (boynuz, deri vb.) bulundurduğu şüphesiyle başlatılan bir soruşturmaya dayanmaktadır. Bu iddia üzerine, Tuzla Sulh Ceza Mahkemesince 22/1/2003 tarihinde başvurucunun evleri, müştemilatları ve arazilerinde arama yapılabilmesi amacıyla bir arama kararı verilmiştir.

Arama kararı, o tarihte yürürlükte olan 1412 sayılı mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (CMUK) 94. maddesi uyarınca verilmiştir. Ancak hukuki uyuşmazlığın temelini oluşturan asıl sorun, bu kararın icra ediliş biçiminde ortaya çıkmıştır. Başvurucuya ait olduğu iddia edilen arazide yapılan aramada, bir kısmı Türkiye’de yaşamayan yaban hayvanlarına ait post ve benzeri unsurlar bulunmuş ve bu durumu kayıt altına almak üzere bir tespit tutanağı düzenlenmiştir. Fakat olay tarihinde yürürlükte bulunan 1412 sayılı Kanun’un 97. maddesinin ikinci fıkrası gereğince, hâkim veya Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın kapalı yerlerde yapılan aramalarda o mahal ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin bulundurulması emredici bir kural olmasına rağmen, söz konusu aramada bu usule uyulmamıştır. Tutanağı yalnızca jandarma görevlileri ve bir orman mühendisi imzalamış, arama mahallinde ne ihtiyar heyetinden biri ne de komşulardan kimse hazır bulundurulmuştur.

Derece Mahkemeleri ve Yargıtay Aşaması

Bu usulsüz arama sonucunda elde edilen tespit tutanağına dayanılarak, ilgili idare (Orman Bakanlığı) tarafından 5/5/1937 tarihli mülga Kara Avcılığı Kanunu’na muhalefet edildiği gerekçesiyle başvurucu aleyhine bir tazminat davası açılmış.

Yargılama sürecinin ilk aşamasında, davaya bakan Tuzla Asliye Hukuk Mahkemesi 26/9/2007 tarihli kararıyla davanın husumet nedeniyle reddine karar vermiştir. Mahkeme bu ret kararını, tutanaktaki post ve boynuzların davalıya ait olduğuna dair geçerli bir belge sunulamadığı ve davalının olayda taraf sıfatının bulunmadığı gerekçelerine dayandırmış.

Ancak davacı idarenin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, jandarmaca tutulan söz konusu tutanağın “resmi evrak” niteliğinde olduğunu ve aksi geçerli delillerle kanıtlanmadığı sürece hükme esas alınması gerektiğini belirterek yerel mahkemenin kararını bozmuştur. Bozma ilamına uyan ilk derece mahkemesi, yeniden yaptığı yargılama sonucunda, usule aykırı arama ile elde edilen tutanağı resmi evrak kabul ederek davanın kabulüne hükmetmiş ve tazminat talebini haklı bulmuştur. Bu karar da Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından onanmış, karar düzeltme talebi de reddedilerek iç hukuk yolları tüketilmiştir. Nihayetinde başvurucu, temel haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin Kabul Edilebilirlik İncelemesi ve Mahkemeye Erişim Hakkı

Başvurucu, Anayasa Mahkemesi önündeki iddialarında pek çok hak ihlalinden bahsetmiştir. Bunlardan biri de, yerel mahkemece atanan bilirkişilerin tarafsız olmadığı gerekçesiyle yeni bilirkişi atanması yönündeki talebinin reddedilmesi ve bu ara kararın tek başına temyize gönderilmemesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasıdır.

Anayasa Mahkemesi, bu şikayeti mahkemeye erişim hakkı kapsamında değerlendirmiş ancak ihlal bulmamıştır. Yüksek Mahkeme, usul hukukumuzda kural olarak nihai kararların temyiz edilebileceğini, mahkemelerin duruşma safahatında verdikleri ara kararların (örneğin bilirkişi atanması talebinin reddi) ancak esas hükümle birlikte temyiz kanun yoluna taşınabileceğini vurgulamıştır. Bu nedenle, ara kararın derhal temyize gönderilmemesinin mahkemeye erişim hakkına yönelik orantısız bir müdahale olmadığı sonucuna varılarak, başvurunun bu kısmı “açıkça dayanaktan yoksun” bulunmuş ve kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

Hukuka Aykırı Deliller Çerçevesinde Adil Yargılanma Hakkının Değerlendirilmesi

Başvurunun esasını oluşturan en kritik iddia ise hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin (usulsüz arama tutanağı) hukuk davasında ispat aracı olarak kullanılması ve hükme esas alınmasıdır. Başvurucu; özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşse de, Anayasa Mahkemesi konuyu olayların hukuki tavsifi ilkesi gereğince bütünüyle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan “adil yargılanma hakkı” ile bu hakkın ispat boyutunu ilgilendiren 38. maddesi kapsamında ele almıştır.

Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrası çok açık bir hüküm ihtiva etmektedir: “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez”. Anayasa Mahkemesi, bu kuralın her ne kadar temel olarak ceza yargılamasına ilişkin görünse de, uygulanabildiği ölçüde hukuk yargılaması bakımından da dikkate alınması gerektiğini altını çizerek ifade etmiştir. Nitekim 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 189. maddesinin ikinci fıkrasında, hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı açıkça düzenlenmiştir. HMK’nın bu düzenlemesiyle, ispat hakkının hukuki çerçevesi net biçimde çizilmiş ve bir davada ileri sürülebilecek her türlü delilin mutlaka hukuka uygun yollardan elde edilmiş olması esası getirilmiştir. Mahkemeler, delilin hukuka aykırı yöntemlerle elde edildiğini tespit ederse, karşı tarafın bir itirazı olmasa dahi bunu resen (kendiliğinden) gözetmek ve dosya kapsamında değerlendirmemekle yükümlüdür.

Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) İçtihatlarının Etkisi

Kararda, delil yasaklarına ilişkin Türk hukukundaki ve uluslararası hukuktaki yaklaşımlara da geniş yer verilmiştir. Özellikle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 15/2/2012 tarihli kararına atıf yapılarak, bir delilin usulsüz olarak elde edilmesi ile usulsüz olarak yaratılması arasındaki ayrıma dikkat çekilmiş, her iki durumda da hukuka aykırılığın delilin mahkemece kabulünü engelleyeceği belirtilmiştir. Benzer şekilde, Yüce Divan kararlarına da değinilerek hukukumuzda delillerin toplanması sırasında temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine bakılmaksızın, hukuka aykırı delillerin kullanılmasının yasaklandığı katı bir görüşün benimsendiği hatırlatılmıştır.

AİHM içtihatları yönünden ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesinde delillerin kabul edilebilirliğine dair doğrudan bir kural bulunmadığı, bu konunun öncelikli olarak ulusal hukukun düzenleme alanında olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi, AİHM’in Ramanauskas/Litvanya ve Jalloh/Almanya gibi kararlarına atıf yaparak, kendi görevinin derece mahkemeleri yerine geçip delilleri değerlendirmek olmadığını, ancak “kanuna aykırılığın” bir bütün olarak yargılamanın adil olup olmamasına olan etkisini incelemek olduğunu vurgulamıştır. Eğer kullanılan delil yargılamanın hakkaniyetini zedeliyorsa, Sözleşme bağlamında bir ihlal doğacaktır.

Somut Olayda İhlalin Tespiti ve Gerekçesi

Anayasa Mahkemesinin somut olaya ilişkin nihai değerlendirmesi, adil yargılanma hakkının güvencelerinin ne denli sıkı korunması gerektiğini göstermektedir. Olayda, 1412 sayılı mülga Kanun’un 97. maddesine açıkça aykırı bir biçimde, ihtiyar heyeti veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmadan icra edilen bir arama mevcuttur. Bu durum, aramanın “kanuna aykırı” olarak gerçekleştirildiğini şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya koymaktadır.

Tazminat davasına bakan hukuk mahkemesinin karar gerekçesi incelendiğinde, hükmün tamamıyla bu hukuka aykırı arama sonucunda tutulan tutanağa dayandırıldığı görülmektedir. Yargılamanın yegane esaslı ve belirleyici delili, usulsüz aramada ele geçen materyallerdir; dosyaya sunulan bilirkişi raporları da bağımsız birer delil olmayıp, hukuka aykırı elde edilen bu materyallerin değerlendirilmesine yönelik türev araçlardır.

Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca hak arama hürriyeti ancak “meşru vasıtalardan” yararlanmak suretiyle kullanılabilir. İdarenin, ceza muhakemesi kurallarını ihlal ederek elde ettiği bir bulguyu, hukuk davasında tazminat talebine hukuki zemin yapması, hak arama hürriyetinin meşru vasıtalarla kullanılması ilkesine açıkça aykırıdır. Anayasa Mahkemesi, koruma tedbiri niteliğindeki aramanın icrasındaki bu usulsüzlük sonucunda elde edilen delillerin tek ve belirleyici delil olarak kullanılmasının, yargılamanın hakkaniyetini temelden zedelediğine hükmetmiştir.

Netice itibarıyla, aramanın icrasındaki kanuna aykırılık yargılamanın bütünü yönünden Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkını ihlal etmiştir. Yüksek Mahkeme, tespit edilen bu ağır ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması maksadıyla, dosyanın yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili yerel mahkemeye gönderilmesine karar vermiştir.

Sonuç

Anayasa Mahkemesinin Yaşar Yılmaz başvurusu hakkında verdiği bu ihlal kararı, hukuka aykırı elde edilen delillerin ceza davalarında olduğu gibi hukuk davalarında da hiçbir ispat gücüne sahip olmadığını tartışmasız bir şekilde tescil etmiştir. Uygulayıcılar ve avukatlar açısından bu kararın en büyük öğretisi; gerek ceza soruşturmalarından hukuk mahkemelerine intikal eden dosyalarda gerekse bizzat hukuk davaları için toplanan delillerde usuli güvencelere harfiyen uyulmasının zorunlu olduğudur.

Hukuka aykırı bir işlemin (örneğin usulsüz bir aramanın) meyvesi olan hiçbir tutanak veya belge, sonrasında Yargıtay dairesi tarafından “resmi evrak” olarak nitelendirilse dahi adil yargılanma hakkının anayasal koruma kalkanını aşamaz. Bir davada dayanılan ana delilin kaynağı hukuka aykırı ise, bu delil üzerine inşa edilen hüküm de Anayasa’ya ve hukukun evrensel ilkelerine aykırı olacaktır. Bu doğrultuda, dava takiplerinde karşı tarafın sunduğu delillerin yalnızca içeriğinin değil, elde ediliş yöntemlerinin hukuka uygunluğunun da titizlikle denetlenmesi, hak kayıplarının önüne geçilmesi adına elzemdir.

 

Söz konusu kararın tam metnine ulaşmak için bu linke tıklayabilirsiniz.

Hayatın her alanında karşımıza çıkan hukuka ilişkin sizler de yardım veya danışmanlık almak isterseniz, bu linke tıklayarak bize ulaşabilirsiniz.